O’nun Öyküsü

Matematik dersindeydiler.  Dörtbeşin öğretmeni bir yandan soru yazdırıyor, bir yandan çocukların yanıtlarını kontrol ediyordu. Öğrencilerin arasında dolaşırken, birinin yüzündeki kedi tırmalamasına  benzeyen çizikleri fark etti:

– N’oldu senin yüzüne?
– O yaptı öğretmenim!
– Kim bu o dediğin?
– Bilmiyor musunuz? Birinci sınıfa gidiyor ya!
– Ama oğlum sen beşe gidiyorsun. Birinci sınıfa giden bir öğrenci seni nasıl bu hale getirebilir?
– O yapar öğretmenim, O isterse her şeyi yapar.
– Yaaa, demek öyle!
– Hee, öyle…

Dörtbeşin öğretmeni merak etmişti O’nun kim olduğunu. Merakı da her geçen gün artıyordu. O, her gün öğrencilerinden birine mutlaka bir şey yapıyordu: Vuruyordu, kırıyordu, ısırıyordu, taş atıp kafalarını yarıyordu:

– Çocuklar, size bunları yapanı teneffüste gösterin bakalım.
– Öğretmenim isterseniz şimdi gösterelim. Çünkü teneffüse kadar birinin canını mutlaka yakar valla. Dersleri bedendi.
– Peki, siz bekleyin, ben bir bakıp geleyim.
– Bakın öğretmenim, ne olur iyice bakın. Yoksa bizim yüzümüze bakılacak hal kalmıycak. Bunları sadece bize yapsa, bi şey demeyiz. Bütün okul onu görünce, bana bulaşmasın diye, bildiği bütün duaları okumaya başlıyor.
– Allah Allah… Çok garip!

Dörtbeşin öğretmeni bu okula yeni gelmişti. Üç öğretmenli, yüz yirmi öğrencili bir okuldu. Kendi öğrencilerinin adlarını bile pek bilemiyordu. Yanına birini alıp koridora çıktılar. Camdan bahçeyi gözlemeye başladılar:

– Hangisi O?
– Belli olmuyor mu öğretmenim? Azıcık dikkatli bakın, anlarsınız o sinsi belayı…

Çocukları iyice süzüyordu. Hiç birinde bir gariplik yoktu. Hepsi kendi halinde birinci sınıf öğrencisiydi. Kimisi top oynuyor, kimisi ip atlıyor, kimisi de dereye doğru taş fırlatıyordu. Birlerin öğretmeni de bahçenin kıyısında sandalyesine oturmuş onları seyrediyordu. Her şey çok normaldi.

– Oğlum, bu öğrencilerin hepsi güzel güzel oynuyorlar. Sinsi belayı fark edemedim.

O sırada teneffüs zili çaldı:

– Neyse, sen bana sinsi belayı okul çıkışında gösterirsin.
– Tamam öğretmenim.

Öğretmenler, sandalyelerini alıp bahçenin bir kıyısına oturdular. Ordan burdan konuşuyorlardı. Dörtbeşin öğretmeni, birlerin öğretmenine konuyu açmak istedi:

– Hocam, bir öğrenciniz varmış!
– Yok, benim bir öğrencim yok. Tam yirmi üç tane.
– Bir tanesi varmış ki, bütün sınıfa bedelmiş. Hatta bütün okula!
– Tamam, anlaşıldı. O’ndan bahsediyorsun.
– Evet yaa. Vallahi her gün şikayet geliyor. Bu gidişle öğrencilerimin yarısı mahvolacak. Ecza dolabına pamuk, tentürdiyot yetiştiremiyoruz.
– Hocam, vermediğim ceza kalmadı. Ne biçim çocuk anlamadım. Hani diyorum ki, diplomasını şimdiden versem de, mezun etsem. Ama daha birinci sınıfta. Okuma yazmayı da öğrenemedi.

O sırada bahçede bir karışıklık oldu. Çocuklar bağrışmaya başladılar. O, gene yapacağını yapmıştı. Üçlerden bir öğrenciyi dereye iteklemişti. Çocuğun dizi kanıyordu. Öğretmeni içeri götürdü. Sarıp sarmaladılar. Birlerin öğretmeni O’na yine kızmıştı. Çağırdılar. Başı öne eğik, ayakkabılarının uçlarına bakarak geldi:

– Hocam, O bu mu?
– Evet, bu O!

Dörtbeşin öğretmeni, O’nu baştan aşağı süzdü. Boyu filan arkadaşlarına göre biraz daha  gösterişliydi ama, anlatılanlar kadar korkulacak birine  de hiç benzemiyordu. Bu çocuğa bakarak, “Evet, sinsi birine benziyor.” diyemezdiniz:

– Hiiç konuşmaz hocam. Ne yapacaksa sinsi sinsi yapar. İnsanın karşısına çıkınca da bööyle masum masum ayakkabılarının uçlarına bakar. Sanki okulu canından bezdiren o değil!

Bütün okul öğretmenlerin başına üşüşmüş O’na bakıyordu. İçlerinden biri:

– Öğretmenim, dünkü cezadan verin gene, dedi.
– Ben ona yapacağımı biliyorum…!

Birlerin öğretmeni derin derin içini çekti. Dörtbeşin öğretmenine dönerek:

– Aslında ne yapacağımı da bilmiyorum hocam…
– Evet, haklısınız.

Dörtbeşin öğretmeni, birinci sınıftaki bir öğrencinin bütün bunları neden yapabileceğini anlamaya çalışıyordu. Aklına da bir şey gelmiyordu. Öğretmen okulundayken öğrencilerle ilgili birçok şey  öğrenmişti ama, hiç birisi şu anda imdadına yetişmiyordu. Birden aklına ilginç bir fikir geldi, onu deneyecekti; en sihirli şeylerden birini:

– Hocam, sizinle bir iddiaya girelim mi?
– Nasıl yani?
– Ben diyorum ki, senin bu öğrencin bir ay boyunca hiç kimsenin canını yakmayacak, etliye sütlüye karışmadan okuluna gelip gidecek!
– Hocam, siz ne söylediğinizin farkında mısınız, yoksa şaka mı yapıyorsunuz?
– Yoo, ben gayet ciddiyim. Kaybedersem, bütün okula çikolata alırım, sizinle beraber komşu köyün öğretmenlerine de güzel bir yerde yemek ısmarlarım.

Çikolata sözünü duyunca bütün okul dikkat kesildi. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Herkes gözünün önünde çikolataları canlandırmaya başlamıştı. O, ayakkabısının ucuna diktiği gözlerini ağır ağır kaldırdı, dörtbeşin öğretmenine çevirdi. Dörtbeşin öğretmeni de ona baktı, gülümsedi. O, olanlardan bir şey anlamamıştı. Aklından geçen tek şey, dörtbeşin öğretmeninin aklından zoru olduğuydu. Yoksa böyle bir iddiaya girer miydi? Kendisinin nasıl bir öğrenci olduğunu bilmiyor muydu? Hatta, sonraki teneffüste yapacaklarını bile çoktan hazırlamıştı kafadan.

– Hocam, sizin paranıza düşmanlığınız var galiba. Böyle bir iddiayı kazanmam için bir aya gerek yok, bir gün bile çok gelir.
– Olsun, ben bir ay diyorum.

İkilerinüçlerin öğretmeni keyifle ve fazlaca merakla konuşmaları izliyordu. İddiaya girilsindi, merak giderilsindi. Öğrenciler de iddiaya girmesi için birlerin öğretmenini iknaya çalışıyorlardı. Hep bir ağızdan:

– Girin öğretmenim girin, çikolataaa, diye bağrışmaya başladılar.
– Tamam çocuklar, bağrışmayı bırakın. İddiaya giriyorum!

Herkes sevindi, çığlıklar atıldı.

Dörtbeşin öğretmeni, iddiasının kabul edilmesine sevinmişti, hayırlısı olsundu:

– Hocam, kaybedersem dediklerimi alırım. Ama, O’ndan bir ay boyunca şikayet gelmez, kimseye bir şey yapmaz da ben kazanırsam, sizden bir şey istemiyorum.
– Öyle mi? Bu daha iyi. Siz şimdiden maaşınızın yarısını bu işe ayırın!
– Peki, tamam.

Zil çaldı, çocuklar sınıflarına girdiler. Bahçede kimse kalmadı. O, yerinden kımıldamıyordu. Halâ ayakkabılarının uçlarına bakıyordu:

– Zili duymadın mı, ne dikiliyorsun daha önümüzde? Seninle derste görüşeceğiz bakalım. Dereye çocuk itelemek ne demek öğreticem sana…!

O, arkasını döndü, ağır ağır yürümeye başladı. Kafası karmakarışık insanların hali vardı yürüyüşünde. Kapıya yaklaşınca yüzünü döndü, dörtbeşin öğretmenine baktı, gülümsedi. Sonra zıplayarak sınıfına girdi, sanki tavşandı.

Şimdi bütün okul iddianın nasıl son bulacağını merak etmeye başlamıştı. Herkes dörtbeşin öğretmeninin kaybedeceğini biliyordu da, kaybetmesi ne kadar sürer, onu hesaplamaya çalışıyordu. Bir gün, üç gün, taş çatlasa beş gün. Beş gün sürer miydi? Sürmezdi, bu iş yarın son derse kadar biterdi.

O gün kazasız belasız sona erdi. Ertesi gün dörtbeşin öğretmeni teneffüslerde bahçeye çıkmadı. Birlerin öğretmeni, “Hocam, iddiayı kaybedeceğim diye teneffüslere  de çıkmaz oldunuz…!” diyerek takılıyordu dörtbeşin öğretmenine:

– Ondan değil hocam. İşim var da, onlarla uğraşıyorum, diye geçiştirmeye çalışıyordu. 

İçinde de bir şüphe vardı. Acaba O’na fazla mı güvenmişti? Çocuk bu, her gün birisini haşlamaya alışmış birisi, bir anda her şeyden vazgeçip bir kıyıda durabilir miydi? Ama o gün olay çıkmadı. Ertesi gün de. Sonraki hafta da O’ndan çıt çıkmadı. İddiaya gireli on beş gün olmuştu, kimse O’ndan şikâyet getirmedi.

İddiadan komşu köylerin öğretmenlerinin de haberi olmuştu. Birlerin öğretmeni iddiayı kazanacağından emin olduğundan, onlara:

-Bu cumartesi hazırlanın, yemeğe gidiyoruz, diye söz vermişti.

Ama O bir yaramazlık yapmadıkça tedirgin olmaya başlamıştı. Buna sevinse miydi, üzülse miydi, yoksa kızsa mıydı; ne yapsaydı?

Böyle tedirgin günlerin birinde öğretmenler bahçede sadalyelerinde otururken birlerin öğretmeni:

– Hocam, şimdi yapacağım şeye sakın karışmayın!
– Ne yapacaksınız ki?

Birlerin öğretmeni cevap vermeden, beşinci sınıftan birini çağırdı:

– Oğlum, bana bak şimdi, iyi dinle, görünmeden yavaşça O’na yaklaş. Ensesine bir şaplak yapıştır ve hemen kalabalığa karış.
– Öğretmenim, ama O kimseye bir şey yapmadı ki!
– Sen dediğimi yap, bana laf yetiştirme, çabuk ol!

Bu iş, dörtbeşin öğretmeninin hoşuna gitmediyse de, sesini de çıkarmadı. Kendisi de merak ediyordu olacakları. Emri alan öğrenci yavaşça O’na yaklaştı, şaplağı yapıştırdığı gibi diğerlerinin arasına karıştı. O, ne olduğunu anlamamıştı. Eliyle  ensesini tuttu. Etrafına bakındı. Bilemedi kalabalıkta kendisine vuranı. Bilseydi ne yapardı, onu da bilmiyordu. Acıyan ensesini sıvazlıyarak dörtbeşin öğretmenine baktı. Göz göze geldiler. Uzunca bakıştılar. 

Dörtbeşin öğretmeni pişman olmuştu böyle bir iddiaya girdiğine. Sonraki  teneffüste O’nu yanına çağırdı:

– Bak canım, senin için iddiaya girdim diye bana kızgın mısın?
– ………… ?

O, cevap vermedi. Sadece bakıyordu.

– Benim için kendini zorlamanı istemem. Nasıl davranmak istiyorsan öyle yap.
– ………….

O gene cevap vermedi. Bu sefer tek yanağıyla gülümsedi.

İddianın yirminci günü olmuştu. Hâlâ ses seda yoktu O’nda. Oyunlarda daha neşeli davranmaya, arkadaşlarına koruyuculuk  yapmaya bile başlamıştı. Kendi sınıfındakiler arasında çıkan kavgaları, biraz yiğitçe olduğu için O ayırıyordu. Diğer öğrenciler de, ilk günlerde hevesle bekledikleri çikolataları  çoktan unutmuşlardı bile. Onlar için dayak yememek çikolata yemekten daha iyiydi. Memnundular hallerinden.

Sonraki gün birlerin öğretmeni yine birine emir verdi:

– Git, çaktırmadan O’na sert bir tekme at ve kaç! Canı iyice acısın!

Bu sefer bacağından kuvvetli bir tekme yemişti O. Kim vurdu diye etrafına bakmadı bile. Ceza olarak çok dayak yediği olmuştu, ağlamamıştı da, şimdiki çok zoruna gitmişti. Gözleri sulandı. Bahçede dörtbeşin öğretmenini aradı gözleriyle, bulamadı. Gitti, dere kıyısına oturdu. Derenin karşısına taş fırlatmaya başladı. Yanına birkaç kişi daha geldi, oturdular, beraber fırlatmaya başladılar.

Aradan birkaç gün daha geçti. İddianın son günleriydi. Birlerin öğretmeni iddiayı kaybetmiş sayılırdı artık. İlk günlerde kazanmak istiyordu ama, O’nun bu değişikliğinden de memnundu. Gözüne şirin görünmeye başlamıştı sinsi bela. Yeni bir ad koymuştu O’na: Bacaksız.

Yirmi dokuzuncu gün, evet evet tam yirmi dokuzuncu gün, üçlerden bir öğrenci ağlayarak geldi öğretmenlerin yanına. Çocuk gerçekten ağlıyordu:

– O beni dövdü, diyordu, O beni dövdü öğretmenim…! Neden yaptı ki bunu bana?

Tüm oyunlar durdu, herkes dondu kaldı.  Bu sorunun yanıtını kimse bilemedi.  Önce birlerin öğretmeni kızdı ağlayan çocuğa:

– Niye dövsün seni durup dururken? İddiayı kaybetsin diye mi yapıyorsun bunu…?
– Yok öğretmenim! Valla billa dövdü beni. Bacağım bile kanıyor.

Bacağını gösterdi. Gerçekten kanıyordu. Ağlayarak ekledi:

– Öğretmenim iddia?
– Başlatma iddiandan, sınıfına gitt…!

Dörtbeşin öğretmeni gözleriyle O’nu aradı ama, O ortalıklarda görünmüyordu. Nereye gitmiş olabilirdi? Dere kıyısına indi. Çok aşağılarda gördü O’nu. Oturmuştu. Yanına vardı. O ağlıyordu. Onu ilk defa böyle hüngür hüngür ağlarken görüyordu. Öğretmen daha bir şey söylemeden O konuşmaya başladı:

– Kaza oldu. Çarpıştık, düştük. Benim de ellerim kanıyor, baak…

Ellerini gösterdi. Kanıyordu. Dörtbeşin öğretmeni:

– Biliyorum, anlatmana gerek yok ki…
– Neyi biliyorsun?
– İsteyerek yapmayacağını.
– Nerden biliyorsun?
– Boş ver, biliyorum işte.
– Gerçekten mi…?
– Gerçekten ya.
– Yani bana kızmadın mı?
– Sana niye kızayım?
– İddiayı kaybettin!
– İddiayı mı…? İddiayı düşünen kim?
– Maaşının yarısı gider demişti öğretmenim…
– Gitsin.
– Niye böyle davranıyorsun…?
– Nasıl yani?
– Sen… başkasın, tuhafsın… Sen nasıl öğretmensin?
Nedir?
– Sen ya… Bak, ben de senin yanıma geleceğini biliyordum mesela.
– Sen nerden biliyordun peki?
– İşte … biliyordum ….
– Okula dönelim mi?
– Daha değil. Taş atalım, var mısın?
– Derenin karşısına mı?
– He ya….
– İyi, atalım

Dörtbeşin öğretmeni O’nun yanına oturdu, kanayan ellerine baktı:

– Bişey yok. Daha kötüleri de geldi başıma..

Başını dörtbeşin öğretmeninin koluna yasladı. Sonra birlikte taş atmaya başladılar, taa derenin karşısına. Bütün okul dere kıyısına yığılmış onları izliyordu uzaktan. Çıt çıkarmadan…

Leave a Reply

Your email address will not be published.