Çocukluk


Gerçeklere göre düşünürsek o zaman oyun diye bir şey kalmaz. Peki oyunlar olmazsa geriye ne kalır?.. (s. 41).

Babam nasıl bir adamdı? Geçen yüzyılın adamıydı, o yüzyılın gençliği için ortak olan şövalyelik, açıkgözlük, kendine güven, nezaket ve eğlenceye düşkünlük özelliklerini taşıyan, anlaşılması zor bir karaktere sahipti. İçinde bulunduğumuz yüzyılın insanlarına küçümseyerek bakardı ve bu bakış, doğuştan gururlu olmasından çok kendi yüzyılında sahip olduğu etkiyi ve kazandığı başarıları bu yüzyılda elde edememesinden için için duyduğu kızgınlıktan ileri geliyordu (s. 45).

Başkalarını aşağılamadan kendisini sosyetenin gözünde yükselten gurur ve kendine güven sınırlarını iyi bilirdi (s. 46).

Dünyada hiçbir şey onda şaşkınlık yaratmazdı: Hangi parlak konumda olursa olsun bu konum için doğmuş gibi görünürdü. Yaşamın herkesçe bilinen, küçük sıkıntılarla ve üzüntülerle dolu karanlık yanını başkalarından saklamayı ve kendinden uzaklaştırmayı o kadar iyi bilirdi ki, onu kıskanmamak olanaksızdı (s. 46).

İyi bir iş yapmak için kendisini izleyen birilerine ihtiyaç duyanlardandı. Ve ancak izleyenlerin iyi dediklerini iyi kabul ederdi. Manevi inançları olup olmadığını Tanrı bilir. Yaşamı her türden heyecanlarla, heveslerle öyle doluydu ki, bu tür inançlara zamanı yoktu, hem o kadar mutluydu ki, bunlara gerek de duymazdı (s. 47).

Yaşlılığında olaylar karşısında değişmez bir bakışı ve değişmez kuralları oluşmuştu, ama yalnızca pratik temelde. Ona mutluluk veya keyif veren davranışları ve yaşam tarzını iyi sayar, her zaman herkesin bu şekilde davranmasını zorunlu görürdü. Çok sürükleyici konuşurdu ve bu yetenek bence onun kurallarının esnekliğini artırıyordu: Aynı davranışı hem çok sevimli bir çapkınlık, hem de büyük bir alçaklık olarak anlatabilirdi (s. 47).

Bir daha geri gelmeyecek mutlu çocukluk dönemi! Çocukluk anılarını nasıl sevmez, nasıl üstüne titremez insan? Bu anılar ruhumu canlandırır, yüceltir ve benim için en güzel zevklerin kaynağıdır (s. 69).

Çocuklukta sahip olduğum bu tazelik, bu kaygısızlık, bu sevilme isteği ve inanma gücü başka bir zaman geri gelir mi? İki güzel erdemin, tertemiz neşenin ve sınırsız sevilme isteğinin yaşamdaki tek arzu, tek itici güç olduğu bu dönemden daha iyi bir dönem olabilir mi? (s. 71).

Nerede o ateşli dualar? Nerede en güzel armağan olan o tertemiz, duygulu gözyaşları? Avutucu melek, yüzünde bir gülümsemeyle uçarak gelir, bu gözyaşlarını siler, çocuklara özgü o bozulmamış hayal dünyasını tatlı hülyalara daldırırdı (s. 71).

Utangaçlık duygusunu yaşayanlar bu duygunun zamanla doğru orantılı olduğunu, kararlılıktaysa tam tersinin yaşandığını bilirler; yani bu durum uzadıkça utangaçlık duygusu aşılmaz hale gelir, kararlılıksa gittikçe azalır (s. 78).

Çok iyi anımsıyorum, bir gün öğle yemeğindeydik ve o zamanlar altı yaşındaydım, benim dış görünüşümden söz ediyorlardı. Maman yüzümde güzel bir şey bulma çabasıyla zeki gözlerim, hoş bir gülümsemem olduğunu söylüyordu, sonunda babamın ileri sürdüğü kanıtlar ve gözle görünen gerçek karşısında teslim olarak çirkinliğimi kabul etmek zorunda kalmıştı; daha sonra yemek için ona teşekkür ettiğimde yanağımı okşamış, şöyle demişti: 

– Şunu bil ki Nikolenka, hiç kimse seni yüzünden dolayı sevmeyecek; bu nedenle akıllı ve iyi bir çocuk olmaya çalışmalısın (s. 84).

Bu sözler, beni sadece yakışıklı olmadığıma inandırmakla kalmamış, aynı zamanda mutlaka iyi ve akıllı bir çocuk olmam gerektiğine de inandırmıştı (s. 85).

Yine de sık sık umutsuzluğa kapılırdım: Benim gibi bu kadar yayvan burunlu, bu kadar kalın dudaklı ve bu kadar küçük gri gözlü bir insan için dünyada mutluluk diye bir şeyin olmayacağını düşünürdüm; Tanrı’dan bir mucize göstermesini, beni yakışıklı biri haline dönüştürmesini isterdim, şu anda sahip olduğum ve gelecekte sahip olabileceğim her şeyi güzel bir yüz uğruna verebilirdim. (s. 85).

Çok zeki değildi, ama yaşamın bütün şan şöhret düşkünü koşuşturmalarına tepeden bakmasına olanak veren konumu sayesinde yüksek düşüncelere sahipti.  İyi ve duyguluydu, ama başkalarına karşı soğuk, biraz da kibirliydi. Bunun nedeni, pek çok kişiye faydasının dokunduğu bu konuma geldikten sonra sadece ve sadece itibarından yararlanma peşinde olan insanların bitmek bilmez ricalarından ve yaltaklanmalarından bu şekilde soğuk davranarak kendini korumaya çalışmasıydı. Ancak bu soğukluk, çok yüksek sosyeteden bir insanın göstereceği hoşgörülü nezaketle yumuşardı. İyi öğrenim görmüş ve çok okumuş biriydi, ama öğrenimi gençliğinde, yani geçen yüzyılın sonunda vardığı noktada duruyordu (s. 88).

Çocukken büyüklere benzemeye çalışırken, çocukluktan çıktıktan sonra çocuklara benzemek istemem ne kadar garip bir şey. …Duyguların ifade edilmesi çocukluğun kanıtıydı ve duygusal davranmaktan kendini alamayan kişi de hala çocuk demekti. Büyükleri ilişkilerinde dikkatli ve soğuk davranmaya götüren acı deneylerden henüz geçmeyen bizler, büyüklere öykünmek gibi tuhaf bir istek yüzünden tatlı çocukluk sevgilerinin tertemiz hazlarından yoksun bırakırdık kendimizi (s. 95).

Utangaç insanların ızdırabı, haklarında oluşan düşünceyi bilmemekten kaynaklanır; bu düşünce -ne olursa olsun- açıkça ifade edilir edilmez ızdırap sona erer (s. 109).

Hayatımda ilk kez sevgime ihanet etmiştim ve bu duygunun tadını ilk kez alıyordum. Eskimiş, alışkanlık haline gelmiş bağlılık duygusunun yerini gizemle, bilinmezlikle dolu, daha tatlı bir duygunun, aşk duygusunun alması beni sevindirmişti. Üstelik aynı anda birini sevmekten vazgeçmek ve bir başkasına aşık olmak, eskisinden iki kat güçlü sevmek demektir (s. 121).

Mamanın gözleri açıktı, ama hiçbir şey görmüyordu… Ah, o korkunç bakışı asla unutmayacağım! O bakışta ne büyük acılar vardı!..  (s. 135).

Maman artık yoktu, yaşamımız ise her zamanki gibi devam ediyordu: Aynı saatte, aynı odalarda uykuya yatıyor, aynı saatte uykudan kalkıyorduk; sabah çayı, akşam çayı, öğle yemeği, akşam yemeği, hepsi alışılmış zamanlarındaydı; masalar, sandalyeler aynı yerlerinde duruyordu; evde ve yaşam tarzımızda hiçbir şey değişmemişti; bir tek o yoktu… Böylesi bir felaketten sonra her şeyin değişeceğini sanırdım; alışılmış, her zamanki yaşam tarzımız onun anısına hakaret gibi geliyor ve onun yokluğunu çok canlı olarak anımsatıyordu (s. 143).

Benimle konuşurkenki duygusallığından bu şekilde hırçınlığa ve küçük hesaplara geçivermesi şaşırtmıştı o zaman beni. Bu konuyu daha sonra düşününce ruhunda olup bitenlere karşın işiyle ilgilenmek için yeterince gücü olduğunu, alışkanlığın gücüyle de her zamanki işlerini yapabildiğini anladım. Üzüntü onu o kadar çok etkilemişti ki, başka, ilgisiz işlerle uğraşabileceğini gizlemeye gerek görmüyordu; hatta böyle bir düşüncenin akla gelebileceğini düşünemiyordu (s. 147).

Kibir, gerçek üzüntüyle en bağdaşmayan duygudur. Bununla birlikte bu duygu insanın yapısına öyle işlemiştir ki, insan en büyük üzüntüyü çekerken bile onu çok ender olarak uzaklaştırabilir. Kederde kibirlilik, üzgün veya talihsiz ya da katıyürekli görünme isteğiyle ortaya konur ve itiraf edemediğimiz, ama hemen hemen hiçbir zaman, hatta en büyük bir üzüntüde bile bizi bırakmayan bu bayağı istekler, üzüntümüzü güçten, erdemden ve içtenlikten yoksun bırakır. Natalya Savişna da talihsizliğinden o kadar derin etkilenmişti ki, ruhunda tek bir istek kalmamıştı, sadece alışkanlık haline geldiği için yaşıyordu (s. 147).

Ancak çok güçlü sevebilen insanlar, çok güçlü üzüntüler de yaşayabilirler; fakat bu sevme ihtiyacı üzüntüye karşı koymalarını sağlar ve onları iyileştirir. Bu yüzden insanın ruhsal yapısı fiziksel yapısından daha canlıdır. Üzüntü hiçbir zaman insanı öldürmez (s. 148).

Yaşamı yazıklanmadan terk etmiş, ölümden korkmamış ve onu bir nimet saymış. Bu sık sık söylenir ama gerçekte ne kadar ender olur! Natalya Savişna ölümden korkmayabilirdi, çünkü o, sarsılmaz bir inançla ve İncil’in emirlerini yerine getirmiş olarak ölüyordu. Bütün yaşamı karşılıksız, tertemiz bir sevgi ve özveri demekti. İnançları daha yüksek olsaydı, yaşamı daha yüksek bir amaca yönelseydi, bu temiz ruh sevgi ve hayranlığı daha mı çok hak ederdi? Yazıklanmadan ve korkmadan ölerek yaşamdaki en iyi, en yüce işi yapmış oldu (s. 151).

Bazen şapelle bu siyah parmaklık arasında sessizce dururum. Ruhumda birden acı anılar canlanır. Alınyazısı, onlara sonsuza dek üzüleyim diye mi beni bu iki varlıkla birleştirdi acaba diye düşünürüm (s. 152).