İlkgençlik

Hiç üzgün değilim, akıl gözüm geride bıraktıklarıma değil, beni bekleyenlere dönük (s. 1).

İnsanların yeni başladıkları görevlerinde hep yaptıkları gibi aşırı derecede gayretli görünmeye çalışan insafsız Vasiliy… (s. 2).

Arabacının yüzü ve duruşu o kadar tembel, o kadar kaygısız bir hoşnutluk ifadesi taşıyor ki, arabacı olmak, gittiği yerden geri dönmek ve hüzünlü şarkılar söylemek mutluluğun doruk noktasıymış gibi geliyor bana (s. 5).

– Neden bu kadar canın sıkkın?
– Her zaman neşeli olamazsın ki (s. 16).

Yaşamınızın belli bir döneminde olaylarla ilgili bakış açınızın tümden değiştiği, o ana dek gördüğünüz her şeyin henüz bilmediğiniz öbür yüzünü size döndürdüğünü ansızın fark ettiğiniz oldu mu hiç sevgili okurum? Benim ilkgençliğimin başlangıcı saydığım böyle bir manevi değişiklik ilk kez bu yolculuğumuz esnasında başıma geldi işte. Yalnız olmadığımızı, yani ailemizin bir toplum içinde yaşadığını, bütün olayların yalnızca bizim çevremizde dönüp durmadığını, bizimle hiçbir ortak yönleri olmayan, bizim için kaygı duymayan ve hatta bizim varlığımızdan haberleri bile olmayan insanların da başka bir yaşamı olduğunu ilk kez açıkça düşünüyordum. Kuşkusuz bunların hepsini eskiden de biliyordum; ama şimdiki kadar bilmiyor, bilincine varmıyor, hissetmiyordum (s. 18).

Düşünce inanç haline ancak bilinen tek yolla, genellikle diğer akılların aynı inanca varmak için geçtikleri yollardan çok farklı, hiç beklenmedik bir yolla geçer (19).

Moskova’da bizimle hemen hemen hiç ilgilenmeyen, sadece her zaman kaygılı bir yüzle, sırtında siyah bir redingot ya da frakla yemek için yanımıza gelen babam, ceketinden dışarı taşacak kadar büyük yakalı gömlekleri, sabahlığı, muhtarları, kâhyaları, harman yeri gezileri ve avlarıyla birlikte gözümde pek çok şey yitirmişti  (s. 21).

Doğuştan utangaçtım ve çirkin olduğuma inandığım için utangaçlığım daha da artardı. Bir insanın yönünü çizmesinde hiçbir şeyin dış görünüş kadar dramatik bir etkisi olmadığına inanıyorum, aslında dış görünüşünün çekici olup olmadığına duyduğu inanç, dış görünüşten çok daha etkilidir. Durumuma alışamayacak kadar onurluydum, üzümün henüz koruk olduğuna kendisini inandıran tilki misali kendimi avuturdum; yani benim gözümde Volodya’nın yararlandığı, benimse için için kıskandığım hoş bir dış görünüşün sağladığı tüm zevkleri küçümsemeye çalışır, gururlu bir yalnızlıktan haz almak için aklımın ve hayalimin bütün gücünü zorlardım (s. 28-29).

Zihnimizden ve hayalimizden hiç iz bırakmadan geçen sayısız düşünce ve hayal arasında derin duygusal izler bırakanlar da vardır. Öyle ki, arbk düşüncenin özünü değil, aklında güzel bir şey olduğunu anımsarsın, düşüncenin izlerini hissedersin ve bu düşünceyi yeniden canlandırmaya çalışırsın (s. 87).

Ama bence insanın konumuyla tinsel etkinliği arasındaki aykırılık gerçeğin en doğru göstergesidir (s. 89).

Bence insan aklı, her bir insanın kendi gelişimi sırasında aklın kuşaklar boyunca yürüdüğü yoldan geçer, çeşitli felsefi kuramların temeli olan düşünceler aklın ayrılmaz parçalarını oluşturur; ama her insan bu felsefi kuramların varlığını bilmeden önce de az çok bilincindedir bunların. Bu düşünceler öylesine açık ve şaşırtıcı şekilde aklıma geliyordu ki, bu kadar büyük ve yararlı gerçekleri ilk kez benim bulduğumu düşünerek onları hayata uyarlamaya bile çalışıyordum. Bir keresinde mutluluğun dış nedenlere değil, bu dış nedenlere karşı takındığımız tavra bağlı olduğu düşüncesi geldi aklıma; acı çekmeye alışan bir insan mutsuz olamazdı… (s. 89-90).

Başka bir gün birdenbire ölümün her saat, her dakika beni beklediğini anımsayıp, insanların bunu neden hâlâ anlamadıklarına bir anlam veremeyerek insanın mutlu olmak için geleceği düşünmeden, sadece yaşadığı anın tadını çıkartmak dışında bir yolu olmadığına karar verdim ve bu düşüncenin etkisiyle üç gün dersleri bir yana bıraktım, sadece yatağıma uzanarak rasgele bir roman seçip okumanın ve son paramla aldığım ballı çörekleri yemenin tadını çıkarttım (s. 90).

Soyut düşünceler, insanın belli bir anda ruhunun durumunu kavrama ve onu belleğine aktarma yeteneği sayesinde oluşur (s. 91). 

Bir kez daha yineliyorum, duygu meselesindeki gerçekdışılık, gerçeğin en inandırıcı göstergesidir (s. 105).

Boyum Volodya’dan çok daha kısa, geniş omuzlu ve şişmanım, eskisi gibi çirkinim ve eskisi gibi buna üzülüyorum. Özgün biri gibi görünmeye çalışıyorum. Beni avutan tek şey, babamın benim için akıllı bir suratım olduğunu söylemesi ve benim buna inanmam (s. 107).

… çok iyi dostmuş gibi göründüğü halde sadece bir rastlantının onları bir araya getirdiği belliydi (s. 110).

En basit bir harekete bile anlam verme eğilimi o yaşımın karakteristiğiydi (s. 113).

Birbirini çok fazla ya da çok az tanımak ise yakınlaşmaya aynı şekilde engel olur (s. 113).

Övgü insanın sadece duygularını değil, aklını da öyle güçlü etkiliyor ki, övgünün hoş etkisi altında çok daha akıllıymışım gibi geldi ve düşünceler birbiri ardına olağanüstü bir hızla kafama doluştu (s. 117).

… bütün bu konuştuklarımızın korkunç bir saçmalık olduğu hiç aklımıza gelmezdi. Aklımıza gelmezdi çünkü konuştuğumuz saçmalıklar, akıllı ve sevimli saçmalıklardı; gençlikte henüz akla değer verir, ona inanırsın (s. 119).

Başlıca sohbet konularımızdan biri olan metafizik tartışmalarında düşüncelerin birbirini giderek daha büyük bir hızla izlediği, soyutlaşa soyutlaşa sonunda artık ifade olanağı bulamadığın ve düşündüğünü söylediğini sanarak bambaşka bir şey söylediğin sisli bir noktaya vardığı o anı severdim. Düşünce alanında gitgide daha yukarı çıkarken bir anda bu alanın ne kadar uçsuz bucaksız, ilerlemeninse olanaksız olduğunu anladığın o dakikayı severdim (s. 119).

Karr*, her bağlılıkta iki taraf olduğunu, birinin sevdiğini, diğerinin sevilmeye izin verdiğini, birinin öptüğünü, diğerinin yanağını uzattığını söylemiş (s. 121). 

*(Alphonse Jean Karr (1808-1890), Fransız yazar ve gazeteci) 

Ley Nikolayeviç TOLSTOY, İlkgençlik, Çev.: Ayşe Hacıhasanoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, VII. Basım, 2020, İstanbul.