Ne kadar zaman geçmiş yazmayalı. Çok ara vermişim. Hep, “Kitap yazayım ve bunu insanlar alıp okusunlar, belki birine yararı olur.” diye düşünürdüm. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Bu yazılanlar eğer bir gün kitap olur da, şaşırıp da bu kitabı alan üç beş kişi, bu anlatılanlardan bir yarar sağlar mı, bilemiyorum
Önceki yazdıklarımı okudum. Topu topu iki sayfa yazmışım. İki sayfa içinden gözüme takılan ve hâlâ beni tedirgin eden cümleyi buldum: “Bir öğrencimin başına kötü bir şey gelmesin!” Şimdiye kadar bu konuda aşırı bir şey yaşamadım. Ama geçen gün odamdayken bir çocuğun koluna girmişler, geldiler:
– Bunun ayağı kırılmış olabilir, müdür bey!
Ayağını burkmuş haylaz:
– Baban ne iş yapar evlat?
– Kasapmış müdür bey, hemen dört yolun orda, der öğretmen.
– Sigortanız var mı?
– Yok öğretmenim.
“Yandınız oğlum…”
Çağırttırdık babasını bir tanıyanla. On dakika sonra geldi. Anlattık. Yüzündeki ifadeden aklından geçenleri pek anlayamadım:
– Çocuğun koluna girin de, acile götürün, dedim.
Böylelikle üzerime düşeni yapmış oldum. Yaptım evet.
Yüklendi adam çocuğu sırtına. Ayakkabılarını bir eline, öbür eline oğlunun bir kolunu. Ne kadar da ağırmış oğlu, sanki demir yığınıydı. Bu yüke kimse dayanamazdı, ben de dayanamadım; o manzara karşısında ezildim…
Sürünerek çıktılar odamdan. Bakamadım pencereden, nasıl gidecekler hastaneye, orada ne yapacaklar, masrafı nasıl karşılayacaklar? Ben bunların hepsini nereden bilebilirim!
İki gün geçti aradan, ne yaptılar bilemiyorum. Yalnız ben değil, bizden kimse bilmiyordur. Nasıl iştir bu, bu nasıl vicdan, bu nasıl müdürlük, bu nasıl insanlık! Belki de bu yüzden, işte tam da bu yüzden aramadım onları, arayamadım…
Bugün ise, hayatımdaki en kıymetli derslerden birini daha aldım. Önceki olayın sarstığı psikolojimi alt üst eden o baba ve sırtına yüklendiği çocuğundan sonra, bu da ona benzerdi ve artık bu konuda son örnek olması lazımdı. Öyle ya, burası ezilip büzülme makamı değildi.
Adı Okan, soyadı aklımda değil. Sınıf öğretmeniyle birlikte koluna girmişler, odama girdiler:
– Müdür bey, bunun burnu kırılmış olabilir.
“Tamam, gözümüz aydın.” Oturttuk koltuğa. Ufak tefek görünüyor. Sonradan anladım ki, öyle değilmiş. Haylazın biri koşarken burnuna çarpmış:
– Sizler gidin, “anlatacaklarınızı sonra dinlerim.”, ben ilgilenirim.
Baba, köy hizmetlerinde mobilyacı. Arayamadık, uzak, hemen gelemez. Anneyi aradık:
– Annesi, okula gelsen iyi olur, çocuk biraz rahatsız.
– Öğretmenim annem korkabilir, pek bir şeyi yok, deyin ona.
– Tamam Okan, acil bir şey yok dedim işte, duydun.
“Annesi korkup, başına bir iş gelebilirmiş.” İyi de kardeşim, burnu kırılan bir çocuğu yalnız başına bir kadın nereye, nasıl götürecek? Komşusunun kızı da yanımızdaydı:
– Öğretmenim, isterseniz babamı arayın, amca çocukları sayılırız, babam evdedir. Hem arabamız da var, onunla götürürler hastaneye!
Aradık, birazdan gelecekler. Okan karşımızda, burnu kırık diye düşünüyoruz, biraz da şişti:
– Okan, mendille burnunu çok bastırma oğlum, zarar verebilirsin.
– Öğretmenim, kanıyor diye bastırıyorum.
– Gel lavaboda burnunu bir yıkayalım.
Burnu kanamadı, oturduk yine odamıza. Ülkü de yanımızda, amcasının kızı sayılır. “Ne kadar sakinsin Okan, hiç burnu kırılmış birine benzemiyorsun. Benim burnum kırılsaydı, ne yapardım?”.
– Öğretmenim, ne yaparlar bana?
– Vallahi Okan, doktorlar önce film çekerler; kırıksa eğer, alçıya alabilirler; değilse, sanırım temizlerler.
– Çok kötü görünüyor muyum öğretmenim?
“Oğlum, senin bağırıp çağırman lazım, sorduğun şu soruya bak!”:
– Değil canım, birazcık şişti burnun, o kadar. Gel, istersen aynaya bakalım.
Boyu kısaydı, kaldırdık, aynaya baktı. Memnun oldu mu olmadı mı bilemiyorum, ama oturduğumuzda ara sıra göz göze geldik. Garip bir çocuktu, o durgun haliyle, yaşından büyük ağırbaşlılığıyla sanki müdürünü sorgular gibiydi. Hiç konuşmadan çok şey anlatabilen insanlar vardır; size çarpar, aklınızı başınıza getirir; sizi terbiye eder. Bu çocuk onlardan biriydi. Benim, bu çocuğu hemen kaptığım gibi hastaneye götürüp, doktorlara teslim etmem, kapısında beklemem, babası gelinceye kadar hastane işlemleriyle ilgilenmem, ara sıra kapıdan Okan’a bakıp gülümsemem, “Biraz daha iyi görünüyorsun Okan.” demem, babasının sigortası yoksa ona kefil olmam ve arabamla tekrar evlerine teslim etmem gerekirdi. Ben ancak böyle rahat edebilirdim. Müdürlük buydu, benimkisi değildi. Bu çocuk koltuktan düşürdü beni.
Öğleden sonra aradım Okan’ı. Eve gelmişler, telefona o çıktı. Sesi iyi geliyordu:
– Nasılsın Okan?
– İyiyim öğretmenim.
– Ne varmış burnunda?
– Biraz ezilmiş öğretmenim. Film çektiler, buzla tampon yaptılar.
– Demek, korktuğun başına gelmedi?
Cevap vermedi ama sanki gülümsüyormuş gibi geldi:
– Canım benim, kendine iyi bak, geçmiş olsun.
– Sağolun öğretmenim, zaten yarın okula gelicem.
– Tamam evlat, hoşça kal.
Düşünebiliyor musunuz, bin iki yüz çocuğun hepsi size emanet. Ana babaları bunu yazılı ya da sözlü olarak söylemezler ama, çocuklarını okula bırakıp giderken gözlerinden şu ifadeyi yakalayabilirsiniz: “Bak müdürüm, sen buranın en büyüğüsün, devlet sana, darphaneden gelen ve beratı odanın duvarında asılı Sultan Süleyman’ın mühründen vermiş. Ben bu mahallenin sıradan bir velisiyim. Toplantıya gelmem belki, para istersiniz vermem belki, ara sıra dedikodunu yaparım belki; ama bilesin, nüfusta benim üzerime kayıtlıysa da, bu çocuk akşamın altısına kadar senindir, bilesin…”. Bir ana babanın, çocuğunu size teslim etmiş olması ağır bir yüktür.
Aslında, acil durumlarda hep okul müdürünün müdahale etmesi zor, üstelik gereksiz ve de yanlış. Yoksa odam okulun revirine, ben de sağlık memuruna dönerim. Ee o zaman? Benim Okan için yapmam gerekenleri yapacak bir parçası olmalı okulun. Acil Eylem Planlarını bilir misiniz? Bu, hükümetin acil eylem planı gibi değil. Niyetimiz göz boyamak ya da “Görün bakalım, biz neler yapacağız.” demek değil. Çocuğun kolu kırıldı, ya da kanamalı bir yarası var. Kim, neyi, nasıl yapacak, bunu biliyor muyuz? Okan’ı anlattım size, demek ki ben tam bilmiyormuşum. Ya da biliyorum da, yapamıyormuşum.
Her okulun her çalışanı bunu bilmeli, hiçbir sıkıntı yaşanmadan yapılması gerekenler büyük bir sakinlikle ve bilinçle yapılmalı. Bu, okul müdürünün öncelikli görevleri arasındadır. Yoksa, yaralı bir öğrencinin başında panikle dönüp duran insanlar, bu panik havasına üşüşen çocuklar, korku dolu gözlerle olup biteni izlemeye çalışanlar, ağlama sesleri, yarattığı psikolojik hava açısından başka birçok öğrencinin örselenmesine yol açacak en uygun ortamlardır.
Okul müdürü olarak şu soruların yanıtlarını arıyorum:
1. Okan hangi hastaneye ve nasıl ulaştırılacak?
2. Yanında okuldan kim olacak?
3. Ailesine kim ve nasıl haber verecek? Çocuğunun yaralandığı haberini alan bir anne babanın, okula gelirken panikleyeceği, bu panikle de kendilerinin ve başkalarının can güvenliğini tehlikeye atacağı olasılığı çok yüksek.
4. Ailesi gelene kadar hastanede neler yapılacak?
5. Çocuk ve ailesi evine nasıl dönecek?
6. Yaşananları Okan’ın sınıfına, gerekiyorsa okula kim anlatacak?
7. Neler olduğunu ve bizim neler yaptığımızı, çocuğa nasıl gözümüz gibi bakıldığını kim anlatacak?
8. Geçmiş olsun ziyaretini kim ve nasıl yapacak?
Bu sorulara verebileceğim yanıtlarım hazır mı? Belki zamanım yoktur, belki okulumun parası yoktur, yapılacak çok önemli işlerim vardır; çocuğun anasını babasını çağırırım olur biter. Ve müdür olarak, bayramlarda günün anlam ve önemini belirten konuşmayı ben yaparım.
Okul Yönetimi Alanı: Acil Durum Eylem Planları
Çıkarılan Dersler : Sıfır Tolerans Görev Alanları
Leave a Reply