Oku Zeki Oku…

Köyümüzde Sağarlar sülalesi vardır. Daha doğrusu Sağırlar’dır ama, söylerken zaman içinde “ı” harfi “a” harfine dönüştüğünden Sağarlar denir. Kahramanımız da Sağarların Zeki. Kısaca Sağarın Zeki de deriz ona. 

Şimdi, köyümüzün kıymetli bakkalıdır. Zeki Abi’den bu olayı anlatmak için izin aldık, “Böyle bir şey hatırlamıyorum.” dedi ama, bir iki yerden özü itibariyle doğrulattıktan sonra, öyküye çevirelim ve yazalım dedik. İzin verirken de, “Acep başıma bir iş gelir mi ki…” diye bir ifade konuverdi yüzüne.

Taşova’nın Yeşilyurt (Sepetlioba) Köyü’ndeyiz. Gerçekten yeşil, güzel, şirin, sakin, yazın hareketli bir köy. Benim de çocukluğumun gençliğimin geçtiği, hatıralarımızda yer edinmiş bir köy; halen de köyüm.

Bundan yaklaşık otuzbeş sene evvel.* O zamanlar köyün okumuş yazmış insan sayısı da az olduğundan, memur olanlar, öğretmen, asker, polis, ormancı gibi, köye bir okuma isteğinin yayılmasında etkili olmuşlardır. “Dar ve kapalı çevrede olumlu rol modellerinin insanları etkileme olasılığı daha fazla oluyor.” “Falanın oğlu okudu da öğretmen çıktı, bizim oğlan da okusun da, onun gibi öğretmen olsun…” isteği ya da hevesi; aileleri, çocuklarını okumaya özendirmeye, zorlamaya itiyor. 

Öykümüzün kahramanı Zeki de, Sağarın Memedali’nin oğludur. Sağarın Zeki, ilkokulu bitirip ilçeye ortaokula kayıt yaptırdığında, ailenin, hatta sülalenin gözü Zeki’nin üzerine çevrilir. Zeki ne yapıp ne edip okuyacaktır, Zeki okumalıdır! Adı boş yere Zeki konulmamıştır onun. 

Zeki’nin ortaokula başlamasıyla birlikte, ailenin, sülalenin nasihatleri, tembihleri de başlar: 

– Zeki, nasılsın?
– İyiyim işte, nasıl olsun…
– Tamam, madem iyisin, senin okuman lazım, oku Zeki!
– Tamam, okurum…

Başka bir gün: 

– Nasılsın Zekim?
– İyiyim ana.
– Aman Zekim, Allahıma şükür, okula başladın oğul. Hayırlısıyla bi okuyuver…
– Olur ana, okurum…

Başka bir gün: 

–  Emmi, ver elini öpeyim.
– Öp Zeki, el öpenlerin çok olsun yiğenim. Nası gidiyor okul Zeki?
– Eeeh işte emmii, okuyoruz…
– Aferim yiğenim, oku bakalım. Okumayı sakın bırakma. Çok oku yiğenim, çok oku…
– Olur emmi, okurum… 

Günler, aylar, yıllar, çoğunlukla böyle geçer. Ancak, geçen zamanla birlikte, akrabalarının Zeki’ye tembihlerinden önceki hal hatır sorma kısmı kalkmış, direk “Oku Zeki Oku…” gibi bir komuta dönüşmüştür:

– Zeki?
– Hee ana, söyle…
– Oku tamam mı oğlum?
– Olur ana, kurban olduğum, olur okurum…

Bir başkası: 

– Zekiii..?
– Buyur dayı!
– Okuyon değil mi?
– Okuyom ya işte dayı, okumam mı..!
– Heehh işte böööyle, oku, oku…
–  …

Bir başkası: 

– Zekiii..?
– Yengeee, okuyom been, başka bişey diyeceksen onu söyle…
– Yoook, başka bi şey demiyom, oku diyecektim de… 

Sizce nereye varır böyle..? 

Birisi daha “Oku Zeki oku!” diyecekken, dayanamaz ve tarihe ve eğitimin kaynak kitaplarına geçmesi gereken o sözü söyleyiverir: 

-Yeter yaaav yeteeer!… Tutturdunuz “Oku Zeki oku!” diye. “Okuyabiliyon mu Zeki?” diyen hiç yok. Hepinizin yerine ben mi okuyacaktım!…


* Yazı ilk yazıldığında otuz beş sene, şu an için elli sene öncesi.

Leave a Reply

Your email address will not be published.