Denemeler

Bir yararlılık göstermeye çalışırken ölen kimse, kızgın bir kavgada yaralanıp da yarası sıcakken acı duymayan kişiye benzer; dolayısıyla kendini iyi bir iş görmeye adamış kararlı insan, ölüm korkusundan uzak olur. İnanın bana, şarkıların en tatlısı, bir insanın gönlündeki yüce amaçlarıyla umutlarına eriştiği an, “Nunc dimittis”tir (Şimdi artık salıver beni Tanrım…) (s.28).
Vicdanlara baskı yapılmasını benimseyen, öğütleyen kimseler, çoğunlukla kendi çıkarları ardında koşanlardır (s. 33).
Öç almak, vahşi bir adalettir (s. 34).
Devlet adamlığı, ikiyüzlülük, sinsilik gibi nitelikler gerçekte birbirinden ayırt edilmesi gereken, başka başka yetenekler, alışkanlıklardır. Keskin bir görüş yeteneğiyle, neyin uluorta söylenebileceğini, neyin gizli tutulacağını, neyin yarı açıklanacağını, neyin nerde kime söyleneceğini bilen bir kimse için ikiyüzlülük bir ayakbağı, bir beceriksizlik belirtisidir. Ama böyle bir görüş yeteneğinden yoksun kişi için çoğunlukla ikiyüzlülükten, sinsilikten başka çıkar yol kalmaz (s.38-39).
İnsan yüzünün konuşmayı dile bırakması uygun düşer, yoksa benliğimizin yüzümüzdeki çizgilerle açığa çıkması bizi ele veren büyük bir güçsüzlüktür, çünkü insanın yüzüne çok daha fazla ilgi gösterilir, daha çok inanılır (s. 40).
Kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısı olduğundan, erkek ne zaman olsa evlenmek için bir gerekçe bulabilir, ama erkek ne zaman evlenmelidir sorusunu, “genç adam için erken sayılır daha, yaşlı adam için de artık geçtir,” diye yanıtlayan kişi bilgeler arasında anılır (s. 45).
Kendi değeri olmayan bir insan başkalarının değerini hiçbir zaman çekemez, çünkü insan gönlü, ya kendi üstünlüğü ya da başkalarının kötülüğü ile beslenmek ister, bunların birinden yoksunsa ötekine dayanmak zorunda kalır, bir başkasının üstün değerine ulaşmak umudunu yitirince de, o kişiyi bulunduğu yüksek yerden aşağıya çekmekle bir eşitlik kazanmaya çalışır (s. 47-48).
Kendi işine gücüne dalmış bir kimse, çekememezlik duymaya pek fırsat bulamaz, çünkü çekememezlik aylak bir tutkudur, sokaklarda gezer durur, evde oturmaz (s. 48).
“Sevmekle bilgelik bir arada olamaz.” (Plutarkhos, Agesilaos.) (s. 54).
Yüksek görevdeki kimseler üç bakımdan kuldurlar: Devlet başının ya da devletin kulu, ünün kulu, gördükleri işin kulu. Bu yüzden, ne kişiliklerinde, ne davranışlarında ne de zamanlarında özgürdürler (s. 56).
İyilik yapmak, insan için doğru, yerinde bir amaçtır, çünkü iyi düşünce Tanrıyı hoşnut etse bile, insanlar için eyleme dökülmedikçe tatlı bir düşten öteye geçemez (s. 57).
İnsan Tanrı gibi, başardığı işlere dönüp baktığı zaman kıvanç duyabiliyorsa, Tanrının öbür niteliklerini de paylaşmaya hak kazanır (s. 57).
Düşüncelerini tutumunu değiştiren, ama bu değişikliğin nedenini açıkça söylemeyen kimsenin rüşvet yediğinden kuşkulanılır. Bundan dolayı, düşünceni davranışını değiştirdiğin zamanlar bunu açıkça söyle, seni böyle bir değişikliğe yönelten nedenleri herkese açıkla, gizlemeye yeltenme (s. 58).
Doğada nasıl nesneler yerlerine doğru hızla, yerlerine yerleştikten sonra da ağır ağır kımıldarsa, yüksek bir yere erişmek isteyen erdemli kişi de ilkin tutkuyla ilerler, yetkileri ele geçirince de ağırlaşır (s. 59).
Senden önce gelenlerin anısı karşısında saygıyla sevgiyle davran, yoksa ettiğin yanına kalmayacak, sen onlara nasıl davranırsan, senden sonrakiler de sana öyle davranacaktır (s. 59).
“Ölüm başkalarınca iyi tanınıp kendi kendilerine yabancı kalan kimselere çok ağır gelir.” Seneca, Thyestes, II, 401. (s. 57).
Ataklık, demokrasilerde olağanüstü işler yaratır; aristokrasilerle monarşileri daha az etkileyebilir (s. 60-61).
“Öyle iyi ki, hiçbir şeye yaramıyor.” (İtalyan atasözü) (s. 63).
Doğuştan soyluluk insanın çalışkanlığını kırar, çalışıp çabalamayan kişi de çalışanları çekemez (s. 66).
Az kazanıp çok tüketen bir toplum, ülkeyi, tutumlu yaşayıp çok biriktiren bir toplumdan daha kısa zamanda çökertir. Bu nedenle, soylu kişilerle yüksek tabakaların sayısını büyük kitlenin sayısına göre aşırı bir oranda arttırmak bir devleti hızla yoksulluğa sürükler. Din adamlarının sayısını arttırmak da öyle, çünkü bunlar ülkenin gelirine hiçbir katkıda bulunmazlar. Ülkede öğrenim görenlerin sayısı, kullanılabilecekleri iş yerlerinden daha çok olursa gene aynı sonuç doğar (s. 71).
En önemlisi, bir ülkede zenginlik ile paranın birkaç elde toplanmasını önleyecek bir yol uygulanmalıdır, yoksa devlet varlık içinde yokluktan ölür; çünkü para gübreye benzer, dörtbir yana saçılmadıkça işe yaramaz. Bu da ancak, tefecilik, istifçilik, büyük otlakları elde tutmak gibi, herkesin ocağını yıkacak kazanç yollarını yasaklamak, en azından kısıtlamakla olur (s. 72).
Hoşnutsuzluğun ya da hiç olmazsa bundan doğacak tehlikelerin ortadan kaldırılmasına gelince, bilindiği üzere her ülkede iki türlü uyruk vardır: Soylular, halk çoğunluğu. Bunlardan biri hoşnutsuzluk içindeyse tehlike büyük değildir, çünkü halk çoğunluğu, yüksek tabakadan kışkırtılmadıkça kendiliğinden kolay kolay eyleme geçemez. Yüksek tabaka da, halk çoğunluğu kendileriyle birlikte eyleme geçmeye istekli, buna hazır olmadıkça güçsüz kalır. Gerçek tehlike, yüksek tabakanın, aşağı tabaka arasında suların bulanmasını bekleyip, hoşnutsuzluğunu o zaman açığa vurmasıdır (s.72).
Halka, hoşnutsuzluklarıyla kızgınlıklarını, ölçüyü kaçırıp işi arsızlığa dökmeden açığa vurma özgürlüğünü tanımak güvenilir yollardan biridir. Öfkesini içine atan, yarası için için kanayan kimse onulmaz çıbanlar, irinli kabarlar dökmek tehlikesiyle karşı karşıyadır (s. 72).
Tanrıtanımazlığın bir nedeni dinde birçok ayrılıkların baş göstermesidir, çünkü tek bir ana bölünme iki yana da hız verir ama birçok bölünmeler tanrıtanımazlığa yol açar. Başka bir neden, papazların yüz kızartıcı davranışlarının St. Bernard’ın dediği duruma varmasıdır: “Non est jam dicere, ut populus, sic sacerdos; quia nec sic populus, ut sacerdos.” (“Şimdi artık, böyle topluluğun böyle de papazı olur denemez, çünkü gerçekte topluluk papazlar kadar kötü değil.” St. Bernard (İ.S. 1091-1153), Kilise babalarının sonuncusu olarak anılır. Bu söz Sermones ad Pastores yapıtından bir alıntıdır.) (s. 77).
Geziler gençlerde eğitimin, yaşlılarda ise görgünün bir parçasıdır (s. 81).
İlerlemeye alışan kişi, bir engel karşısında durmak zorunda kalınca, kendine saygısını yitirir, bambaşka bir insan olur çıkar (s. 85).
İyi bir ülke yönetiminin ne olduğuna gelince, bu erişilmesi hayli güç, eşine az rastlanır bir şeydir, çünkü ölçü de ölçüsüzlük de karşıtlıklardan doğar. Ama karşıtları birleştirmek başka, birbirinin yerine koymak başka şeydir. Bu konuda Apollonius’un Vespasianus’a söylediği sözler örnekler bir ders verir: “Neron neden düştü?” diye sormuş Vespasianus, Apollonius da: “Harp çalmayı, akort etmeyi iyi bilirdi, ama ülkeyi yönetmekte telleri kimi zaman çok gerer, kimi zaman da çok gevşetirdi,” demiş. Hiç kuşkusuz, ülke yönetiminde hiçbir şey, baskıyı yerli yersiz bir arttırıp bir azaltmak kadar yetkileri sarsmaz (s. 85).
Ancak, son zamanlarda kralların yönetim işinde gösterdikleri bütün bilgeliğin, yaklaşan tehlikelerle karışıklıkları önleyici somut, temel çözüm yollarından daha çok, bunlardan kılpayı kurtulmak için başvurulan birtakım kurnazlıklara, inceliklere yöneldiği de bir gerçektir. Ama bu tehlikeli bir oyundur, böyle yapacaklarına tetikte bulunup yaklaşan tehlikelerin büyümesini önlemeleri çok daha yerinde olur, çünkü ne bir kıvılcımın ateşi tutuşturması engellenebilir, ne de bunun nerden geleceği belli olur. Kralların karşılaştığı güçlükler hem sayısız hem de çetindir ama en büyük güçlük çoğunlukla onların kişiliklerinden doğar, çünkü Tacitus’un pek güzel belirttiği gibi, birbirini hiç tutmayan şeyler istedikleri az rastlanan bir durum değildir: Bir işin yapılması için buyruk verip, o işin gerçekleşmesinde başvurulması gereken yolları hoşgörmemek kralların işlediği en büyük yanlışlardandır (s. 86-87).
Kibar takımına gelince, dağınık bir tabaka oldukları için bunlardan pek tehlike gelmez. Ara sıra yüksekten atarak konuşurlar ama bunun bir zararı dokunmaz. Ayrıca, ileri gelen soylu kişilerin aşırı yükselmelerini önlemek için bunlar bir denge öğesi olarak işe yarar, halka da daha yakın olduklarından, halktan gelen kargaşalıkları en iyi bunlar yatıştırır (s. 89).
Tüccarlar, tıpkı insan gövdesindeki toplardamarlara benzerler. Bunların işi iyi gitmezse, ülke, bütün üyeleri sağlam ama damarlarındaki kanı kurumuş bir gövdeye döner. Bunların vergilerini, yükümlerini arttırmak bir krala pek az yararı dokunacak bir şeydir, çünkü bu yolla sağlanacak kazanç, yitirilecek olanlar yanında önemsiz kalır, birtakım vergiler artar, ama alım satım bütünüyle azalır (s. 89).
Halk kitlelerinden gelecek tehlike, başlarında yetenekli büyük önderler bulunmadıkça, dinlerine, törelerine, geçim yollarına dokunulmadıkça pek azdır (s. 89).
İnsanın insana gösterdiği en büyük güven, karşılıklı öğüt alıp vermektir. Başka türlü güvenlerde insan ancak belli şeyleri, topraklarını, malını, çocuklarını, saygınlığını koyar ortaya, ama öğüdünü almaya hazır olduğumuz kimseye, her şeyimizle güveniriz. Bu güven ile bağlılık karşısında, öğüt verenin yükümlülüğü ise çok daha büyüktür (s. 90).
Bir konuda başkasına danışan kral, yüceliğini yitirmek şöyle dursun, daha da yücelir. Danışmanlar yüzünden etkisini yitirmiş bir kral da hemen hemen hiç görülmemiştir. Evet, danışanlardan biri gereğinden çok güçlenmiş ya da birkaçı elbirliği etmiş olursa işler değişir, ama bu hemen alışılacak, sonuçları önlenebilecek bir durumdur (s. 92).
Kurnazlık, aşağılık ya da çarpık türden bir bilgeliktir (s. 97).
Ama dinleyenlerde birtakım saplantılar, söylediklerinle bir uzlaşmazlık seziyorsan, ana konuya geçmekten sakın, çünkü merhemin iyi işlemesi için derinin nasıl önceden ovularak kızdırılması gerekirse, konuya geçmeden önce önyargıların da öyle uzaklaştırılması, elverişli bir ortam yaratılması gerekir (s. 107).
İşinizi bilgiçlik taslayan birine gördürmektense, bir budalaya gördürmek çok daha iyidir (s. 109).
“Yalnızlıktan hoşlanan ya vahşi bir hayvandır ya da Tanrı,” (Aristoteles, Politika, 1, 2.) diyen kişi bu birkaç söze daha fazla gerçekle gerçekdışını sığdıramazdı. Herhangi bir insanın topluma karşı duyduğu gizli kin ile direnmede, bir bakıma vahşi hayvanları andıran bir özellik olduğu büyük gerçektir. Ancak, kendini daha yüce uğraşlara vermek için değil de, salt yalnızlıktan duyulan tat uğruna yalnızlığa vermekte tanrıca bir niteliğin bulunduğu da gerçekdışı bir şeydir (s. 110).
Ama insanlar yalnızlığın gerçekte ne olduğunu, nereye varabileceğini pek kavramazlar; çünkü sevginin olmadığı yerde kalabalık, insanı yalnızlıktan kurtarmaz, çevredeki yüzler bir resim galerisindekinden öteye geçmez, konuşmalar bir zilin çınlaması gibi kalır (s. 111).
Dostluğun başlıca yararı, insana, çekilen bin bir acı sonucu üzüntüyle dolup taşan gönlünü açabilmek, iç döküp rahatlamak olanağını vermesidir (s. 111).
Surlarla çevrili kentler, cephaneler, silahlıklar, tersaneler, iyi cins atlar, savaş arabaları, filler, toplar, savaş donanımları gibi şeyler, ülke halkı yiğit, gözüpek, savaşçı yaradılışta olmadıkça, aslan postuna bürünmüş bir kuzuyu andırır ancak. Evet, halkta yiğitlik yoksa, orduların sayısı hiçbir anlam taşımaz, Vergilius’un da dediği gibi: “Koyunların kaç olduğu, kurdun umurunda değildir.” (Vergilius, Bucolica VII, 52.) (s. 121).
Vergi yükü altında ezilen bir ulusun egemen bir ulus olmayacağı sonucuna varabilirsiniz (s. 123).
Bir ülkede kalburüstü tabaka genişledikçe halk bayağılaşır (s. 123).
Kuşlar arasında yarasa ne ise, düşünceler arasında kuşku da odur: İkisi de hep alacakaranlıkta uçarlar. Kuşkularımızı baskı altına almak, hiç değilse gözaltında bulundurmak zorundayız, çünkü kafamızı bulandırır, arkadaşlarımızı yitirmemize yol açar, işimizi altüst eder çığrından çıkarırlar (s. 132).
Gönlümüzün değil kafamızın bir yetersizliğidir kuşkular (s. 132).
Kuşkularımızı gidermenin en iyi yolu, bu kuşkular gerçekmiş gibi işlerimizi görmek, yanlışmış gibi de dizginlemektir. Kuşkularımızdan, kuşku duyduğumuz şey gerçekmişcesine tetikte olmaktan yararlanmalı, ancak bundan zarar da görmemeliyiz (s. 132).
Şakalara gelince, din, devlet işleri, büyük adamlar, herhangi bir kimseyi o anda ilgilendiren önemli bir sorun, acıklı bir durum, şakanın dışında tutulması gereken konulardır (s. 134).
Büyük bir zenginliğin gerçekte dört bir yana dağıtılmadıkça hiçbir yararı yoktur, var demek kuruntudur ancak (s. 141).
Zengin olmanın yolu pek çoktur, ama bunların çoğu kötü yollardır. En iyilerinden biri tutumluluktur, ama insanı yardımdan, paylaşmaktan alıkoyduğu için bu da bütünüyle temiz bir yol sayılmaz (s. 142).
Yükselme tutkusuyla dolu kimseler de, önleri açık olur boyuna ilerleyebilirlerse, tehlikeli olmaktan çok becerikli olurlar (s. 150).
Büyük işlerde üstün gelme tutkusu, önüne gelen her işe burnunu sokma tutkusundan daha az zararlıdır, çünkü bu karışıklığa yol açar, işleri altüst eder (s. 151).
Yüksek görevlerin sağladığı üç yarar vardır: İyilik yapabilmek için en elverişli olanaklar, krallarla devlet büyüklerine yaklaşma kolaylığı, insanın kendi varlığını artırabilmesi. Bu amaçlar için titizlikle çabalayan kişi dürüst bir insandır, böyle bir çabayı değerlendirebilen kral da bilge bir kraldır. Genellikle, krallarla devlet büyükleri, yükselme tutkusu değil de görev duygusu taşıyan, işini gösteriş için değil gönülden benimseyerek yapan kimselere görev vermeli; gösterişçi bir kişiyi, çalışmaya can atan bir kişiden ayırt edebilmeli (s. 152).
Yaşlılarla gençlerden bir arada yararlanmak en yerinde iş olur, böylece bu iki çağın da karşılıklı iyi yönleri eksik yönleri giderir, gelecek için daha iyi olur bu, çünkü yaşlılar iş başındayken gençler onlardan çok şey öğrenebilir. Üstelik, dışardan bakılınca da böylesi daha iyi karşılanır, çünkü yaşlılar yetkinin tadını çıkarır, gençler de sevilmenin, beğenilmenin (s. 168).
Çok güzel kimselerin erdemli olduğu hemen hemen pek az görülür, sanki doğa hiç eksiksiz bir iş yapma çabası içinde, ruhsal bir bütün yaratmayı unutuvermiştir (s. 170).
Güzellik çabucak çürüyen, çok dayanmayan yaz yemişlerini andırır; çoğu zaman da insanı gençlikte azdırır, yaşlılıkta küstürür (s. 171).
Pahalıya mal olan yandaşlardan kaçınmak gerekir, yoksa kuyruğu uzatayım derken kanatları kısaltmış olur insan (s. 185).
Doğrusunu da söylemek gerekirse, kötü günlerde iş becerir kimseler erdemli kimselerden daha yararlıdır (s. 188).
Gerçekte gördüğümüz, yüksek kimselerle aşağı kimseler arasındaki dostluktur, birinin başarısı ötekine bağlıdır da ondan (s. 188).
Bir dilekçenin gerçek değerini görecek durumda olmamak aptallıktır; ama onunla ilgilenmemek, hakkını vermemek de sorumsuzluktur (s. 190).
“Hakkından çoğunu iste ki, daha azını vermesinler.”(Quintilianus, Institutio Oratoria, IV, 5, 16.) (s. 190).
Olduğu gibi görünecek kişinin çok büyük erdemler taşıması gerekir, tıpkı foyasız taşların çok değerli olması gerektiği gibi (s. 195).
İncelmek için kendini çok zorlayan kişi, çirkin görünmeye başlar, çünkü inceliğin doğal, özentisiz olması gerekir (s. 195)
Bilge kişi hazır bulamadığı durumu kendi yaratır. İnsanın davranışı da giyimi gibi olmalı; kalıp gibi kaskatı olmamalı ki insan rahatça kımıldayabilsin, yapsın etsin (s. 196).
Ne güzel söyler Aisopos: “Sineğin biri araba tekerleğinin dingiline konmuş, amma da tozuttum ha! demiş.” (s. 199).
Övüngen kimseler bilgeler için alay, alıklar için hayranlık, asalaklar için ise tapınma konusu, kendi kurumlarının da kölesidirler (s. 201).
Size bağlı adamlarınızla uşaklarınızın ün konusunda büyük yararı dokunur. “Ün bütünüyle kendi adamlarınızdan yayılır.” (Quintus Cicero, De petit consul, V, 17.) (s. 202).
Adaletsizlik yargıyı acılaştırır, geciktirme de ekşileştirir. Bir yargıcın baş görevi, zorbalık ile dolandırıcılığı sindirmektir; zorbalık uluorta yapıldığı zaman daha tehlikeli olur, dolandırıcılık da gizli gizli yapıldığı zaman (s. 206).
Yargıçlar çok sert yorumlardan, zorlama kararlardan kaçınmalıdırlar, çünkü yasaların işkencesinden daha ağır bir işkence yoktur. Hele ceza yasalarını uygularken, korku uyandırmak için konmuş bir maddeyi zorbalığa dönüştürmemek için büyük bir titizlik gösterilmelidir (s. 206).
Öfkenin küçültücü bir şey olduğu apaçıktır. Bunu öfkeye kapılan kimselerin güçsüzlüğünden de anlarız; çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hastalar. Yalnız, erkekler, ödlek durumuna düşmemek için, öfkelerinin temelinde korkudan çok alaya yer vermek, böylece öfkeden doğacak zararın altında değil, çok üstünde görünmek yönünde elden gelen çabayı göstermelidirler. Kural olarak benimsenirse, yapılması çok kolay bir iştir bu (s. 211).
Bir devletin gençliğinde ordusu, orta yaşında öğrenimi, sonra bir süre bu ikisi birden, son döneminde ise tekniği ile ticareti gelişir (s. 218).
Francis Bacon, “Denemeler”, Çev.: Akşit Göktürk, Yapı Kredi Yayınları 1025, Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi 21, 17. Baskı, İstanbul, 2020.